Loading...

Makaleler



Düşünce Özgürlüğü
Av. Mustafa Durukan tarih 14.02.2022, 11:55 (UTC)
 Düşünce, insan beyninin etkinliğidir; bu etkinlik sonucunda ortaya çıkan kanaat, inanç şeklindeki ürünler düşünceyi oluşturur. Düşünme yoluyla insanlar gerçeğe ve bilgiye ulaşır. Düşünce kişiseldir, insanın iç yaşamıyla ilgili ve gizlidir; dolayısıyla sınırsızdır, düzenlenemez'. Günümüzde düşünce özgürlüğünün güvencesi hiç kimsenin düşüncelerini açıklamaya zorlanamamasıdır. Düşünce ancak başkalarına açıklandığı oranda "hukuk” alanına girer ve toplum yaşamını düzenleme gereği düşünce özgürlüğüne sınırlama getirme zorunluluğunu ortaya çıkarır". Düşünce özgürlüğü, insanın karşısına çıkacak tüm sorunlara bulacağı cevapları bizzat seçebilmesi, kişisel ve toplumsal davranışlarını bu cevaplara uydurabilmesi olanağıdır. Düşünce özgürlüğünün en önemli unsuru, düşüncenin serbestçe açıklanabilmesidir. Bu kavram düşüncenin savunulmasını, başkalarına aktarılmasını ve yayımlanmasını kapsar. Düşünceyi açıklama özgürlüğü demokratik toplumun yaşam koşulunu oluşturmaktadır.

Düşünce Özgürlüğünün Sınırları:
Düşüncenin açıklanıp yaygınlaştırılması veya propagandası söz konusu olduğunda, kimi zaman düşünce özgürlüğü ile kamu düzeni çatışmakta ve özgürlüğe sınırlama getirilmesi zorunluluğu doğmaktadır. Anayasa'da düşünce özgürlüğü ile düşünceyi açıklama özgürlüğü güvencelenmiş, hiç kimsenin düşünce ve kanaatleri nedeniyle kınanamayacağı, suçlanamayacağı belirtilmiştir (Ay m.25). Anayasa'da ayrıca, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü de ifade edilmiştir (Ay m.26). İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nde de düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü ile sınırlandırma koşullarına yer verilmiştir (İHAS m.9-10). Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün hangi hallerde sınırlandırılabileceği yine Anayasa'da gösterilmektedir (Ay m.26/2)". Getirilen sınırlamaların, Anayasa'nın 2.maddesinde ifadesini bulan Cumhuriyetin temel niteliklerine de uygun olması gerekir. Özgürlüklerin kısıtlanması daima demokratik toplum düzeni kavramı ışığında değerlendirilmeli ve kısıtlama belli bir özgürlüğü ortadan kaldıracak düzeye varmamalıdır.
Açık ve somut bir kışkırtma ya da suça iteleme niteliğinde olmadıkça herkesin düşüncelerini özgürce açıklaması, demokratik toplum olmanın başta gelen temel ilkelerinden biridir. Düşüncenin kendisi değil, ancak açıklanma biçimi suç olabilir. Bu konuda göz önünde bulundurulan ölçütler, kamu düzeninin bozulması veya açık ve yakın tehlike bulunmasıdır. Anayasal sistemin özgürlükler bakımından sağladığı güvence, Türk Ceza Yasası'nda yer alan suç tanımlarıyla koruma altına alınmak istenmiştir. Örnek olarak, suç ve suçluyu övme (TCK m.215), halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama (TCK m.216), kanunlara uymamaya tahrik (TCK m.217) ve askerleri itaatsizliğe teşvik (TCK m.319) suçları gösterilebilir.
Bu suçların tanımlarında suçta belirlilik ilkesine uyulup uyulmadığı burada tartışılmayacaktır. Ancak, yapılacak düzenlemeler bakımından şu unutulmamalıdır ki, özellikle çoğulculuğun asıl olduğu demokratik bir toplumda, şiddete dayanmayan her türden düşüncenin açıklanmasına izin verilmelidir.
 

Türk Ceza Kanunu Kapsamında Ötanazi
Av. Mustafa Durukan tarih 11.02.2022, 11:54 (UTC)
 Kişinin yaşama hakkı üzerinde tasarruf yetkisinin bulunup bulunmadığı, ölme hakkı ve ötanazi, üzerinde yoğun biçimde tartışılan konulardır. Öyle ki, günümüzde ölme hakkının, yaşama hakkını sınırlayan bir hak olup olamayacağı üzerinde durulmaya başlanmıştır.
Yaşama hakkından vazgeçmeye razı olmanın bir gerçekleştirme biçimi olarak ötanazi, iyileşmeyecek bir hastalığının bulunduğu kesin olarak belirlenen kişinin çektiği acılardan kurtarılmak amacıyla öldürülmesidir.
Ötanaziye “tatlı ve acısız ölüm”, “ızdırapsız tabii ölüm” ve “iyi ölüm” de denilmektedir"
Acılarını dindirmek amacıyla iyileşmeyecek hastanın ölümü, icrai bir hareketle, örneğin ani ölümü sağlayacak dozda ilacın verilmesiyle gerçekleştirilebileceği gibi (aktif ötanazi); yaşamını uzatacak müdahalelerin yapılmaması, örneğin yaşam destekleyici tedaviye başvurulmayarak veya bu
tür tedaviye son verilerek de sağlanabilir (pasif ötanazi) Ötanaziden söz edilmesi için,
1) hastanın tedavisinin mümkün olmaması,
2) hastalığının çok acı verici olması,
3) hastanın kendisinin ötanazi uygulanmasını istemesi gerekir

Ötanaziye ilişkin düzenlemeler
Ötanazi ceza hukuku alanında üç ayrı biçimde ele alınmaktadır
Ötanaziyi suç sayma:
Ötanaziyi suç sayanlara göre, bu durum kasten adam öldürmedir
Hastalığının iyileşmeyeceği tanısı konulan hastaların öldürülmesi kabul edilemez. Çünkü tıpta her zaman mucizeler gerçekleşebilir. İyileşmeyecek denilen hasta iyileşebilir veya tanı hatası yapılmış olabilir. Hastaların öldürülmesi, kolay yolun seçilmesi olur. Bunun yerine, yeni araştırmalar yapılmalı ve yeni tedavi yöntemleri bulunmalıdır. Öte yandan, bu görüşe göre yaşamı insana Tanrı vermiştir ve geri alma hakkı da ona aittir. İnsan kendi yaşamı üzerinde tasarrufta bulunamaz. İnsan yaşamı, ölçülemeyecek derecede değerlidir. Bir hastanın tedavi edilmesinin mümkün olmadığını kesin olarak belirlemek de zordur. Bu nedenlerle ötanazi kabul edilemez.

Ötanaziyi suç saymama
Ötanazinin cezalandırılmaması gerektiğini savunanlara göre ise intiharı suç saymayan bir sistem, ötanaziyi de suç sayamaz. Çünkü ötanazi başkasının, yani hekimin yardımıyla intihar etmektir. Başkasından yardım almaksızın intihar eden kişinin hareketi ile üçüncü bir kişinin, yani hekimin fiiliyle intihar eden kişinin hareketi arasında hiç bir fark yoktur. Ayrıca, failin suç işleme kastı yoktur. Fail, merhamet duygusuyla veya riza ile hastanın çektiği acılara son vermektedir. Ötanazinin suç sayılmaması halinde ortaya çıkabilecek suiistimallere karşı çeşitli önlemler alınabilir.

Bu görüş doğrultusunda, özellikle nasyonal sosyalizm döneminde Almanya'da iyileşmeyecek akıl hastalarının öldürülmesi söz konusu olduğunda Nietzche'nin "hasta toplum için bir parazittir. Belli bir durumdan sonra daha uzun yaşaması uygun değildir" ve Hitler'in "yaşaması yararsız ve bozuk bünyeli insan toplumdan atılmalıdır” düşüncelerinin etkisiyle, bu dönemde Almanya'da tahminen 200 bin akıl hastası ve tedavi olanağının bulunmadığı düşünülen kişi öldürülmüştür.
Ötanazi, son yirmi yılda yaşama hakkı açısından ele alınarak, beden bütünlüğünü koruma hakkı gibi, kişisel özerklik (kendi geleceğini belirleme hakkı) çerçevesinde değerlendirilmiştir. Kişilerin yaşamlarının sonuna ilişkin kararları kendilerinin vermek istemeleri (onurlu ölme hakkı) ve hukukun bu duruma çözüm bulmaya çalışması, mahkeme kararlarına da yansımış ve Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemeleri, hastanın kendi iradesiyle yaşam destekleyici araçlar kesilerek ölüme terk edilmesini, yani istemli pasif ötanaziyi tanımıştır. İstemli ötanazi, Hollanda ve Avustralya'da da kabul görmüştür. Hollanda'da istemli aktif ötanazi de kabul edilmiştir.
Hollanda dışında günümüzde Lüksemburg ve Belçika'da da aktif ötanazi kabul edilmiştir. Öte yandan bazı ülkelerde pasif ötanazi veya intihara yardım fiilleri de yasal hale getirilmeye başlanmıştır. Bu kapsamda Avusturya, İsviçre, Danimarka, Finlandiya, Belçika, Fransa, Yunanistan, İrlanda, Almanya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, İsveç, İspanya, Macaristan ve İngiltere'de pasif ötenazi yasaldır. İntihara yardım ise İsviçre, Belçika, Lüksemburg, Hollanda ile İsveç' de yasal olarak kabul edilmiş, Almanya'da da yapılan düzenleme ile fiil yasal hale getirilmiştir. Son olarak Kanada'da ötanazi "doktor destekli intihar" olarak kabul edilerek ve yasalaşmıştır. Kanada'da yasa sadece Kanada vatandaşlarını kapsamaktadır ve bu haktan yararlanmak için ağır durumda hasta olmak ve kendine bakamamak gerekirken hastalığın ölümcül olması şartı aranmamaktadır.

Ötanaziyi ayrı suç sayma
Bir diğer görüşe göre ise ötanazi ayrı bir suç sayılmalıdır. Çünkü otanazi kasten adam öldürme suçundan nitelik açısından farklıdır. Ötanazi yapanlar tehlikeli kişiliğe sahip değillerdir. Bunlarda ahlâki düşüklük yoktur. Fail, acıma duygusuyla ve mağdurun içinde bulunduğu durumdan etkilenerek, onun izdırabına son vermek saikiyle hareket etmiştir. Bu nedenle, ötanazi kasten adam öldürme suçuna oranla daha hafif bir ceza ile karşılanan ayrı ve bağımsız bir suç olarak düzenlenmelidir. Örneğin, Alman Ceza Yasası'nda talep üzerine öldürme başlıklı m.216'da, öldürülenin açık ve ciddi talebi üzerine ölüme sebebiyet verene altı aydan beş yıla kadar özgürlüğü bağlayıcı ceza verileceği ve teşebbüsün cezayı gerektireceği belirtilmektedir.

Türk hukukunda durum
Türk Ceza Yasası'nda ötanaziye ilişkin ayrı bir hüküm yer almamaktadır. Dolayısıyla, Türk hukukunda ötanazi hukuka aykırılığı ortadan kaldıran bir neden değildir. Ötanazi yapan, kasten insan öldürmek suçunu işlemiş olur (TCK m.81). Hasta Hakları Yönetmeliği de ötanaziyi yasaklamaktadır
(m.13) Türk hukukunda bu tür eylemlerin ayrı suç sayılması eğilimi hazırlanan tasarılarda sergilenmekle birlikte; 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nda böyle bir düzenleme yapılmamıştır. Örneğin, Türk Ceza Kanunu 1989 Öntasarısında "iyileşmesi kabil olmayan ve ileri derecede ızdırap verici bir hastalığa tutulmuş bulunan bir kimsenin şuuruna ve hareketlerinin serbestliğine tam olarak sahip iken yaptığı ısrarlı talepleri üzerine ve sadece hastanın ızdıraplarına son vermek maksadıyla öldürme fiilini işlediği sabit olan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir” hükmü öngörülmüş ve aynı hüküm Türk Ceza Kanunu 1997 Ön tasarısında da “acıyı dindirme saiki" başlığı altında tekrarlanmıştır (m.137). 4 Nisan 1997 tarihinde İspanya-Oviedo'da imzalanan Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması (İnsan Hakları ve Biyotip) Sözleşmesi m.5'e göre, sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleyi özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde onaylamasından sonra yapılabilir; ilgili kişi, onayını her zaman geri alabilir. Sözleşme, onayın geri alınmasını hiçbir sınırlamaya tabi tutmamıştır.
Sağlık Bakanlığı'nca yayınlanan "Hasta Hakları Yönetmeliği'nde, karar verme yeteneği bulunan ergin bir hastanın bilinci açık ise ölümcül hasta olsun olmasın, tedaviyi reddetme hakkı bulunduğu belirtilmektedir. Buna göre, hastanın ölümü geciktirecek veya engelleyebilecek bir tedaviyi reddetmesi mümkündür. Ancak, Yönetmelik uyarınca tedavi başlamışsa, yaşamı veya yaşamsal önemi olan organlardan birini tehdit eden acil bir durum bulunduğunda, rızanın geri alınması mümkün değildir. Uluslararası Sözleşme iç hukuk düzenlemesi haline geldiğinden, yönetmelikteki sözleşmeye aykırı hükümlerin uygulanmasının söz konusu olmayacağı gözden uzak tutulmamalıdır.
 

Milletvekili Sorumsuzluğu, Milletvekili Dokunulmazlığı, İstisnaları, Dokunulmazlığın Kaldırılması
Av. Mustafa Durukan tarih 11.02.2022, 11:21 (UTC)
 Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, bu sıfatları dolayısıyla, haklarinda ceza soruşturmasına ilişkin bazı işlemlerin hemen yapılmaması ayrıcalığına sahiptir.
Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclis'in kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Bunun üç istisnası vardır:
1) Ağır cezayı gerektiren suçüstü halinin bulunması,
2) Seçimden önce soruşturmasına başlanmış olmak koşuluyla, Anayasa madde14'deki durumların söz konusu olması
3) Meclis tarafından dokunulmazlığın kaldırılması

Ayrıca milletvekili hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir mahkumiyet kararının infazı da, üyelik sıfatının sona ermesine kadar ertelenir; üyelik süresince zamanaşımı işlemez. Milletvekillerine bu ayrıcalığın tanınmasıyla, bir yandan onların fiilen Meclis çalışmalarına katılmaları sağlanmak istenmektedir. Diğer yandan ise milletvekillerine, özellikle gerçek olmayan suçlamalara ve bunların haksız
sonuçlarına karşı güvence oluşturmak hedeflenmektedir.
Dokunulmazlığın asıl amacı, yürütmeye karşı muhalefeti korumaktır. Böylece, yasama dokunulmazlığı, iktidarın Meclis'te bulunmalarını istemediği muhalefet mensuplarını yargılama işlemleri bahanesiyle Meclis’ten uzaklaştırması olanağını ortadan kaldırır.

Milletvekili Dokunulmazlığı ve Milletvekili Sorumsuzluğu Arasındaki Farklar
Sorumsuzlukta suç teşkil eden oy, söz ya da düşünce açıklaması hiçbir zaman cezalandırılmadığı halde, dokunulmazlıkta eylemin kovuşturulması sadece bu sıfatin kalkmasına kadar ertelenmekte ya da dokunulmazlığın kaldırılması koşuluna bağlanmaktadır. Yani, dokunulmazlık geçicidir, buna karşılık sorumsuzluk süreklidir.
Milletvekili dokunulmazlığının Meclis tarafından kaldırılması olanağının bulunmasına karşılık, milletvekili sorumsuzluğunun kaldırılmasına olanak yoktur.
Sorumsuzluk yasama görevine ilişkin suçlardan dolayı tanındığı halde, dokunulmazlık yasama görevinin kapsamı dışında kalan eylemlerden dolayı söz konusu olmaktadır.
Sorumsuzluk, ceza davası yanında hukuk davası açılmasını da engelleyen bir kurumdur. Buna karşılık dokunulmazlık, sadece ceza davasının yürütülmesinin ve bazı muhakeme işlemlerinin yapılmasının ertelenmesi sonucunu doğuran bir kurum olmaktadır. Dokunulmazlık milletvekili hakkında hukuk davası açılmasına engel değildir.

Dokunulmazlığın Kaldırılması:
Dokunulmazlığın kaldırılması yoluyla, milletvekilinin bu sıfatı sona ermeden yargılanması mümkün olur.
Milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden istenir. Bu konuya ilişkin talep, doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na yapılabilir. Hangi makamın, Meclis Başkanlığı'ndan talepte bulunacağı konusunda Anayasa'da bir açıklık yer almamakla birlikte, ceza kovuşturması söz konusu olduğuna göre, bu makam ilgili savcılık olacaktır. Savcılığın talebi, gerekçeli olmalı, yani neden dokunulmazlığın kaldırılmasının istendiği ve buna dayanak oluşturan deliller gösterilmelidir.

Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasında Meclis'te izlenecek yöntem Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde gösterilmektedir. Buna göre, Meclis Başkanı, dokunulmazlığın kaldırılması talebini Anayasa ve Adalet Komisyonu üyelerinden oluşan Karma Komisyon'a gönderir. Karma Komisyon başkanı, ad çekme yöntemiyle beş üyeyi seçerek bir Hazırlık Komisyonu oluşturur. Karma Komisyon tarafından oluşturulan Hazırlık Komisyonu, belgeleri inceler, gerekirse dokunulmazlığının kaldırılması istenen milletvekilini de dinleyerek, bir ay içinde bir rapor hazırlar. Komisyon, tanık dinleyemez. Komisyon raporunda, sonuç olarak yasama dokunulmazlığının kaldırılması veya soruşturma ve yargılamanın dönem sonuna bırakılması önerilir.
Karma Komisyon, Hazırlık Komisyonu'nun raporunu görüşerek dokunulmazlığın kaldırılması ya da kaldırılmaması, yani soruşturma ve yargılamanın dönem sonuna bırakılması konusunda bir ay içinde karar verir. O halde, Karma Komisyon'un bu konuda verebileceği iki karar vardır:
1) Dokunulmazlığın kaldırılması,
2) Kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesi.

İlgili milletvekilinin kendisi veya onun adına başka bir milletvekili komisyonlarda ve genel kurulda savunma yapma hakkına sahiptir. Karma Komisyon'un raporu, kovuşturmanın ertelenmesi görüşünü içeriyorsa, Genel Kurul'da okunur. Bu rapora on gün içinde yazılı olarak itiraz edilmemesi durumunda, karar kesinleşir.
Buna karşılık rapor, dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin ise veya kovuşturmanın ertelenmesi önerilmiş olmakla birlikte buna itiraz edilmişse, Genel Kurul'da görüşme açılır.
Belirtelim ki, dokunulmazlığın kaldırılması konusunda uyulması gereken ilkelerin neler olduğu Anayasa'da gösterilmemiş ve hangi suçlarda dokunulmazlığın kaldırılacağı Meclis'in takdirine bırakılmıştır. Kuşkusuz takdir hakkına sahip olma, bu hakkın keyfi olarak kullanılması anlamına gelmez. Meclis, bir milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırırken, işin esasına girerek yargılama makamlarının yetkisine tecavüz etmemeli, ancak talebin, özellikle siyasi bir amaca dayanıp dayanmadığını ve suçlamanın ciddi olup olmadığını araştırmalıdır.

Dokunulmazlığın Kaldırılmasının Sonuçları:
Dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili hakkında, artık dokunulmazlığının kaldırıldığı suçla ilgili yargılama ve dokunulmazlık kapsamında olan tüm ceza muhakemesi işlemleri yapılabilir. Milletvekilinin yargılanması kesin mahkumiyetle sonuçlanırsa, seçilmeye engel bir suç söz konusu olduğunda, milletvekilliği sıfatı düşer.
 

Meşru Müdafaa, Şartları, Meşru Müdafaada Sınırın Aşılması
Av. Mustafa Durukan tarih 10.02.2022, 16:51 (UTC)
 Yasal savunma olarak da bilinen meşru savunma ya da meşru müdafaa, hukuka aykırılığı ortadan kaldıran nedenlerden biridir. 5237 sayılı TCK'ya göre kendisine veya başkasına ait bir hakka yönelmiş haksız saldırıyı derhal uzaklaştırma zorunluluğu işe işlenen suçlardan dolayı faile ceza verilmez.

Haksız bir saldırıdan korunmak için yapılan hareketlerin suç oluşturması durumunda eylemin hukuka aykırılık taşımayacağı bazı koşullarla kabul edilmiştir.

Hemen belirtelim ki, yasal savunma, her toplumda ve her dönemde hukuka uygun sayılan bir hal olmuştur. Meşru müdafaanın hukuki temeli, insanın kendisini koruma içgüdüsüdür. Kişinin kendisini savunmasını hukuk kurallarıyla yasaklamak olası değildir.

Meşru Müdafaa Şartları:
Meşru müdafaanın şartları; ortada hukuken korunan bir hakka yönelik haksız saldırı bulunması ve bu saldırıya karşı savunma yapmanın zorunlu olmasıdır. Saldırı, kişinin hukuken korunan haklarına yönelik, zarar verici hareketlerdir. Saldırı, aktif veya pasif hareketlerle yapılmış olabilmektedir. Örneğin, serbest bırakılması gereken kişiyi, zamanı geldiği halde serbest bırakmayan kişiye karşı yapılan savunma da yasal kabul edilmektedir. Saldırı maddi nitelikte olmalı, hakaret ve sövme gibi maddi olmayan saldırılar yasal savunma nedeni olamayacaktır. Ancak saldırının mutlaka cebir ve şiddet içermesi de gerekmez. Kişinin herhangi bir araç ile kendini bilemeyecek ve savunamayacak hale getirilmesi de, cebir ve şiddet sayılmaktadır. Örneğin uyuşturucu madde verilerek yapılan saldırıya karşı kendini savunma, meşru müdafaa olarak değerlendirilmektedir.

Saldırının insandan kaynaklanması gerekmektedir. Hayvanların saldırısına karşı, meşru müdafaadan söz edilemez. Çünkü hayvanların saldırısının haklılığı veya haksızlığı tartışma konusu yapılamaz. Bu nedenle hayvan saldırısı tehlike sayılarak, hukuka aykırılığı ortadan kaldıran nedenlerden zorda kalmanın uygulanmasını gerektirmektedir. Ancak saldırıya araç olarak hayvan veya obje kullanılmışsa saldırı yine insandan kaynaklanmış demektir.

Saldırı niteliği itibariyle meşru müdafaa sırasında halen var olmalıdır. Gelecekteki bir saldırıyı önlemek üzere gerçekleştirilen fiiller bu kapsamda değerlendirilemez. Ancak halen var olma şartı saldırının başlamış olmasıyla sınırlandırılamaz. Henüz başlamamış ancak başlayacağı muhakkak olan bir saldırıya karşı da yasal savunma mümkündür. Gerçekleşmesi muhakkak olan bir saldırı tehlikesi, savunmayı haklı kılar.

Saldırı sona ermişse artık yapılan hareketler meşru müdafaa kapsamında değerlendirilemez. Saldırıya son verip kaçan kişinin arkasından giderek ateş etme eylemi öç alma kapsamında haksız tahrik olarak değerlendirilebilir.

Buna karşılık, başlayıp bitmiş ancak tekrarlanması muhtemel olan, devamından korkulan bir saldırı da halen var olan bir saldırı olarak kabul edilir.

Meşru müdafaa ancak haksız bir saldırıya karşı mümkündür. Haksız saldırı, hukuk düzeninin izin vermediği saldırı demektir. Örneğin suçüstünde yakalanan kişiye karşı kaçmaması için durumun haklı kıldığı ölçüde cebir ve şiddet kullanımı yakalanan kişinin haksız bir saldırıya uğradığına ve yasal savunma halinde bulunduğuna dayanak gösterilemez

Meşru müdafaa her türlü hakka yönelik haksız saldırılara karşı olabilmektedir. Bu minvalde yalnızca yaşama ve vücut bütünlüğü kadar kişi özgürlüğü, cinsel dokunulmazlık ve mala karşı saldırılar da yasal savunma kapsamında değerlendirilebilmektedir.

Öte yandan meşru savunmanın gerçekleşmesi için savunmada zorunluluk bulunması gerekmektedir. Yasada saldırıyı o anda defetmek zorunluluğundan söz edilmiştir. Bu, saldırıyı derhal savma zarureti anlamına gelmektedir.

Meşru müdafaada sınırın aşılması noktasında ise saldırı ile savunmanın orantılı olması koşulu önem arz etmektedir.
Saldırı ile savunma arasında, hal ve koşullara göre bir orantı bulunmalıdır. Savunmanın hukuka uygun olması bu koşulun gerçekleşmesine bağlı olup aksi hallerde meşru müdafaada sınırın aşılmasından bahsedilecektir. Bulunması gereken orantı, kullanılan araçlar ile saldırıya uğrayan hukuki değerin niteliği açısından incelenmektedir.
Örneğin yasal savunmanın kabulü için savunmada zorunluluk bulunup bulunmadığının araştırılması gerektiği gibi; gerek savunma ile ona sebebiyet veren saldırı arasında oran bulunup bulunmadığı ve gerekse saldırıyı başka türlü gidermenin olanaklı olup olmadığı açılarından da delillerin değerlendirmesi gereklidir.


 

Adli Sicil Kaydı, Adli Sicil Kaydı Sildirme, Adli Sicil Kaydı Okuma
Av. Mustafa Durukan tarih 09.02.2022, 12:28 (UTC)
 Kesinleşmiş hükümlülüklere ilişkin kayıtlar, Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü'ndeki merkezi Adli Sicil' de tutulmaktadır. Türk hukukunda kesinleşmiş ceza ve güvenlik tedbiri hükümlülüklerine ilişkin bilgilerin otomatik işleme tabi bir sistem kullanılarak toplanması, sınıflandırılması, değerlendirilmesi, korunması ve gerektiğinde en çabuk ve doğru biçimde ilgililere bildirilmesine ilişkin yöntem ve esasları belirleyen ilk yasa 1944 tarihli Adli Sicil Kanunudur. Daha sonra bunun yerini, 1990 tarihli Adli Sicil Kanunu almıştır. Bu yasa da 2005 yılında 5352 sayılı Adli Sicil Kanunu ile yürürlükten kaldırılmıştır.

5352 sayılı Yasa'ya göre Yasa'da gösterilen mahkumiyet kararları önce Adli Sicil' e kaydedilmekte, daha sonra koşulları gerçekleştiğinde arşive aktarılmaktadır.

Adli sicilde kayıt altına alınacak olan mahkumiyet kararları şunlardır:
Türk vatandaşları hakkında Türk mahkemeleri tarafından verilen kesinleşmiş mahkumiyet kararları,
Türk vatandaşları hakkında yabancı ülke mahkemeleri tarafından verilen kesinleşmiş mahkumiyet kararları,
Türk vatandaşları hakkında yabancı ülke mahkemeleri tarafından verilen ve Türk Hukukuna göre tanınan mahkumiyet kararları,
Türkiye'de suç işlemiş olan yabancıların kayıtları.

Adli Sicil Kanunun 11. maddesi gereğince adli sicil ve arşiv bilgileri gizli olup bu bilgiler görevlilerce açıklanamaz ve verilen kişi, kurum ve kuruluşlarca veriliş amacı dışında kullanılamaz. Kişisel veri niteliğinde olan bu bilgileri açıklamak ve veriliş amacı dışında kullanmak 5237 sayılı TCK'nın 136.maddesi uyarınca suçtur.

Adli Sicil Kaydı Arşive Alma, Okuma ve Sildirme:
Adli sicil kayıtları okunması noktasında; ilgili mahkumiyet hükmünün kesinleşme tarihi, kanun sayısı ve suç maddesi şeklinde kaydedilmektedir. Örneğin 5237 SY 157. 03.02.2000 şeklinde bir adli sicil kaydı, şahsın Türk Ceza Kanunun 157. maddesinde düzenleme alanı bulan dolandırıcılık suçundan 3 şubat 2000 tarihinde kesinleşmiş ceza aldığını ifade etmektedir.

Adli sicildeki kayıtlar şu hallerde arşiv kaydına alınmaktadır:
Cezanın veya güvenlik tedbirinin infazının tamamlanmış olması,
Ceza mahkumiyetini bütün sonuçlarıyla ortadan kaldıran şikayetten vazgeçme veya etkin pişmanlık halinin bulunması,
Ceza zamanaşımının dolmuş olması,
Genel af ilan edilmiş olması

Adli sicil kaydının arşive alınması için talepte bulunulması zorunlu değildir. Adli sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünce resen arşiv kaydına alınmaktadır. Ancak şartlar sağlandığı durumda ilgililerin talepte bulunması yapılması gereken işlemleri hızlandırabilmektedir.
Kural olarak mahkumiyet kararlarının, cezanın infazı tamamlanıncaya kadar adli sicil kayıtlarında; infaz tamamlandıktan sonra arşivde saklandığını söylemek mümkündür.

Adli sicil kayıtları şu hallerde ise arşiv kaydına alınmadan tamamen silinebilmektedir:
İlgilinin ölmesi,
Anayasa m. 76 ile TCK dışındaki yasalarda bir hak yoksunluğuna neden olan mahkumiyetler bakımından kaydın arşive alınma koşullarının oluştuğu tarihten itibaren,
Yasaklanmış hakların geri verilmesi kararı alınması koşuluyla on beş yıl geçmiş olması,
Yasaklanmış hakların geri verilmesi kararı alınması koşulu aranmaksızın otuz yıl geçmiş olması,
Diğer mahkumiyetler bakımından kaydın arşive alınma koşullarının oluştuğu tarihten itibaren beş yıl geçmiş olması şartları kapsamında adli sicil kayıtlarının sildirme mümkündür.

Ayrıca adli sicil ve arşiv kayıtları, eylemin suç olmaktan çıkarılması halinde talep aranmaksızın tamamen silinmektedir. Kanun yararına bozma veya yargılamanın yenilenmesi sonucunda verilen beraat veya ceza verilmesine yer olmadığı kararının kesinleşmesi durumunda da kayıtlar tamamen silinir.


 

Babalık Davası, Babalık Davası Zamanaşımı, Babalık Davası Dilekçe Örneği, Soybağının Tespiti
Av. Mustafa Durukan tarih 08.02.2022, 18:12 (UTC)
 
Babalık Davası 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 285.maddesinde düzenleme alanı bulan babalık karinesi kapsamında '' Evlilik devam ederken veya evliliğin sona ermesinden başlayarak üç yüz gün
içinde doğan çocuğun babası kocadır.
Bu süre geçtikten sonra doğan çocuğun kocaya bağlanması, ananın evlilik sırasında gebe
kaldığının ispatıyla mümkündür.'' hükümleri uyarınca ve anılan kanunun 301 ve devam maddeleri doğrultusunda başvurulması gereken bir hukuki kurumdur.

Babalık davası, çocuğun evlilik dışında dünyaya gelmiş olması halinde çocuk veya anne tarafından açılabilmektedir. Çocuğun dava açması durumunda kayyım atanarak hem anne hem baba davalı gösterilmek suretiyle babalık davası açılabilmektedir. Çocuk reşit olduğunda kendisi bu davayı ikame edebilmektedir.
Anne tarafından baba babalık davası dava dilekçesinde davalı gösterilerek de bu dava açılabilmesi mümkündür.

Babalık davasının sonuçlanması başka delillerle desteklenebileceği gibi DNA testi, babanın vefatı durumunda fethi kabir incelemesi söz konusu olabilmektedir.

Babanın DNA testini kabul etmeme vücut dokularının incelenmesine rıza göstermeme hakkı bulunmakta mıdır ?

6100 sayılı HMK'nın 292.maddesinde açıkça Soybağı tespiti için inceleme başlığı altında uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep
olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir hükmü yer almaktadır. Bu minvalde soybağı tespiti kamu düzenine ilişkin olduğundan tarafların rıza göstermesi zorunluluğu bulunmaktadır.

Soybağını, bireyin üst soyu ile olan biyolojik bağlantı olarak tanımlayabilmek mümkündür. Soybağının reddi davası baba tarafından çocuğun doğumundan itibaren kendisinin baba olmadığı ihtimaline dayalı kuvvetli verilere ulaştığı tarihten itibaren 1 yıllık süre dahilinde açılmalıdır. Örneğin baba eşinin başka birisiyle cinsel birliktelik kurduğunu öğrenirse bu tarihten itibaren 1 yıl içerisinde soybağının reddi davasını ikame etmesi gerekmektedir.

Söz konusu davayı açma hakkı diğer ilgililer başlığıyla Medeni Kanunun 291.maddesinde düzenleme alanı bulan kişilerce de açılabilmekte olup kocanın ölümü halinde mirasçıları ve baba olduğunu iddia eden kişinin de bu davayı açma hakkı bulunmaktadır.

Babalık ilişkisi ve soybağının reddi davaları miras hukuku anlamında da önem arz etmektedir.

Evlilik dışı doğan çocuk kimin kütüğüne kaydedilir ?

Evlilik dışı doğan çocuk dünyaya geldiğinde annenin soyadına kaydedilmekte ve tanıma veya babalık davası neticesinde soybağı ilişkisi kurulana kadar annenin kütüğünde kalmaktadır.
 

<- Geri  1  2  3  4 Devam -> 

Mustafa Kemal Mah., 2108 sk. No:49, D:5 06530 Çankaya/Ankara
0 541 909 58 98